29 Aralık 2010 Çarşamba

Bu koroyla çok eğleniyorum=)

Mersin Polifonik Korolar Derneği... Yani gönüllü müzik severler topluluğu. Dernek çatısı altında bi sürü de koro var. Yetişkinler Korosu mesela... Benim gibi yetişkinlerin olduğu bi koro=) Gerçi ben 1 yıldır bu koroda söylüyorum ama diğer yetişkinler gerçekten yıllarını vermişler. Yurt dışında festivaller mi istersiniz, Devlet Operasıyla aynı sahnede konserler mi dersiniz, tabiki demekte özgürsünüz=) Bunlar amatör topluluklar için çok keyifli şeyler aslında... Daha birçok aktivite... Yılın genelinde çoğu zaman çoğu yerde konseri var bu koronun! Bir şekilde ilgilenenler de hem biryerlerden duyuyor, hem de deli gibi takip ediyolar... Yani salonlar falan full! Daha hiç hatırlamıyorum boş salona konser verdiğimizi=) hahahhahaha

Sadece yetişkinler korosu mu?!! Olur mu, gençlik korosu, çocuk korosu, 4-5 yaşındaki ufaklıkların geldiği, konserde hiçbiri sahneden yerinde duramayan, canlı çekim varsa ve sahneden ayaklı mikrafonları gördülerse tutup bağırarak seslerini salona duyurmaya çalışan bi sürü yer mantarından oluşan minnoşlar korosu...

Hepsini de bu dernek kurmuş ve profesyonel müzik öğretmenleri, eğitmenler tarafından eğitiliyorlar/eğitiliyoruz=)

Ben bu koroya başladıktan sonra mesela Bulgaristan Operası'ndan Zdravko Lazarov şefimiz oldu. Tam bir sene. Ama yarın gidiyo... yine Bulgaristan Operası'na ... Bizim gibi yetişkinlere karmakarışık bir sürü şarkıyı o kadar güzel öğretti ki anlatamam...

Zdravko ile son konserimizi Mersin'deki İtalyan Katolik Kilisesi'nde verdik. Benim oradaki 2. konserim oldu aynı zamanda. Ama bu seferkinde accayip eğlendim. Aslında tüm koro çok keyif aldık. Eğlenerek şarkı söyledik. Konserin sonunda da Zdravko'ya yine tüm pozitifliğimizle güle güle dedik. Yetişkinler bir coştu bir coştu ki sormayın=)






video
işte son konserimiz...

30 Kasım 2010 Salı

Süper Marka Vernel...

Türkiye’nin ilk yumuşatıcı markası Vernel; gıdadan finansal hizmetlere, temizlik ve kişisel bakım ürünlerinden teknoloji ürünlerine, hizmet sektöründen iletişime kadar birçok alanda yılın en iyi markalarına verilen 2010 Superbrands (Süper Marka) Ödülü’nü almış. Bence haketmiş de...

Dünyaca ünlü Henkel firması tarafından üretilen ve ilk kez 1976 yılında raflardaki yerini alan Türkiye’nin ilk yumuşatıcı markası Vernel, 86 ülkede faaliyet gösteren Superbrands jürisi ve AC Nielsen'in tüketiciler üzerinde gerçekleştirmiş olduğu araştırma sonucunda 2010 yılının yumuşatıcı kategorisindeki Superbrands'i olmuş.

Peki Süper Marka neymiş?


Tüketicilerin, (bilinçli veya bilinçaltı) arzuladıkları, tanıdıkları ve bir ücret ödeyerek sahip olmak istedikleri, duygusal ve/veya fiziksel avantajları, diğer markalara göre çok daha yüksek oranda sunan markaya “Süper Marka” deniyor.

Süperbrands Ödülü’nün kriterleri arasında yaratıcılık, şirketin büyüklüğü, teknolojisi, yatırımları, iş gücü kalitesi, markalaşmaya yaptığı yatırım ve marka devamlılığı, sosyal sorumluluk projelerine katkısı, çevreye duyarlılığı, etik değerlere uyması ve vergi sıralamasındaki yeri gibi maddeler de bulunuyor.

Türkiye’de ilklerin markası Vernel...


Yapılan araştırmalara göre Türkiye'de evlerin yüzde 66'sında yumuşatıcı kullanılıyor. Türkiye yumuşatıcı pazarının ilk temsilcisi olma özelliğini taşıyan Vernel, pazara girdiği 1976'dan beri yenilikçi yaklaşımı, güçlü teknolojik alt yapısı ile yeniliklere öncülük ederek pazar liderliğini koruyor. Vernel’in bir özelliği de Türkiye’nin ilk yumuşatıcı markası olmasından dolayı, pazara ismini vermiş olması... Böylece Vernel, Türkiye’de yumuşatıcının genel adı oldu ve yumuşatma işlemi dilimize “Vernellemek” olarak yerleşti diyor araştırmalar.

Hakikaten bu, bir marka için ne kadar büyük bir gururdur di mi! Çocukluğumdan beri benim de hayatımda hep Vernel vardı, hala da olmaya devam ediyor. Çocukken şirin ayıcığıyla kalplerimizi fetheden bu marka, şimdi de evlerimizde yıkadığımız çamaşırlarımızda bıraktığı o şahane kokuyla "evet yine tertemiz yaptım çamaşırları" hissiyle evdekilere çalışkan ve terrrrrtemiz bir eş imajı çizmenin mutluluğuyla en baştaki yerini almaya devam ediyor.

Vernel Türkiye’de kısa zamanda %100 marka bilinirliğine ulaşmış. Vernel markası, Türkiye yumuşatıcı pazarını birçok ilkle tanıştıran marka olarak da biliniyor. Türkiye’ye aromaterapi yumuşatıcı, 4 kat konsantre yumuşatıcı ve parfüm incileri adı verilen mikrokapsül teknolojisini tanıştıran ilk marka yine Vernel olmuş.

Yılda 3,5 milyon ton çamaşır Vernel ile yıkanıyor!!!


Pazardaki lider konumunu, sürekli yenilikler üreterek, tüketicilerin değişen ve artan beklentilerini en üst düzeyde karşılayarak korumayı başaran bir marka Vernel... Kalıcı ve devamlı çeşitlenen kokuları ile biz tüketicilerin hafızalarında yer eden Vernel, sağladığı yüksek kalite ile de tüketici tercihlerinde daima ilk sıralarda yer alıyor. Bugün Vernel ürünleri, Türkiye’nin dört bir yanında, milyonlarca tüketici tarafından kullanılıyor. Biliyor musunuz; Türkiye’de saatte ortalama 3 bin 800 adet Vernel satılıyormuş. Ayrıca, Vernel ürünleri ile yılda 3,5 milyon ton çamaşır yıkanıyormuş.

İdeal eş olmamda gösterdiğin destek için teşekkürler Vernel!!!


In Bruges...

Evet evet gerçekten bir masalın ortasında olmalıyım...
Bruges, işte o masalların içindeki tarihi o kadar güzel yansıtıyor ki...Küçük bir kanal kenti aslında. Kanal kenarında evler... O sokaklarda yürüyebildiğiniz kadar yürüyün. Önünden geçtiğiniz her ev, her bina ayrı güzel...
En önemli nokta da UNESCO'nun Bruges'ü dünya mirası listesine almış olması.



Bruges'e aynı zamanda aşıklar şehri de diyorlamış. Paris'i öyle bilirdik ama inanın bana Bruges de haketmiyo değil! Hatta bunun bir heykeli bile vardı...


Şimdi sırada Tuğba'nın da dediği gibi "In Burges" filmi var.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Minyatür bir Avrupa...

Atomium...
Bir atomun 165 milyon kez büyütülmesiyle ortaya çıkmış devasa bir yapıydı. 102 metre boyundaymış. 9 küre, 12 boruyla birbirine bağlanmış. Hava Brüksel’de yaza kadar neredeyse her gün kapalı ve bir o kadar da yağmurlu olduğu için kürelere ulaşsak bile manzara açısından çok tatmin eder miydi bilemiyorum ama açık bir hava yakaladığınızda mutlaka çıkabildiğiniz en üst küreye kadar çıkın derim.

Bazı kürelere girmek yasak. Belli bir noktaya kadar ziyarete açmışlar. Ama yerden bile görüntüsü muhteşem... Zaten Brüksel’in de sembolü olmuş bile 1958 yılında inşa edilen Atomium...

Delirium...
Bira sevenler için gözden kaçırılmaması gerekir... 2000'den fazla çeşit birası varmış...
İçerisi tıklım tıklım. Sigara içmek serbest. Bardan içkinizi alıp boş masa bulup oturmanız bayaa zaman alıyor ama değiyor. Çok içki meraklısı falan diilim ama bira içilebilecek en keyif veren yerlerden biri sa nırım Delirium. Bu arada bu kadar çok çeşit birası olduğu için Guiness Rekorlar Kitabına bile girmiş... Unutmadan, Delirium, merkeze çok yakın.

Le Fritérie...
Deli gibi yağmurun altında yürüyerek Borsa Binasına ulaşmaya çalışıyoruz. Gerçekten heryer birbirine çok yakın da, öyle bir yağmur ben hiçbiyerde görmedim daha! Yani Brüksele yazın dışında bir mevsimde gitmeye niyetlendiyseniz; yağmurluk, çizme ve şemsiyeyi ne pahasına olursa olsun valizinize koyun. Gerekirse daha az eşya alın ama onları unutmayın!!!

Borsa Binasının hemen yan sokağında bizim Kızılkayalar gibi bir dükkan. Brüksel halkı ayaküstü karnını doyurmak için oraya geliyor belli.

Sadece ketçap-mayonez yok servislerinde. Çeşit çeşit soslar var sırf patatesler için. Mutlaka deneyin!
Brüksel çok yağmurlu çok...
Şehrin bir tarafında AB'nin merkezi olduğu için modern Parlamento, Konsey binaları, iş merkezleri...
Diğer tarafında masal kentindeymişsiniz hissi uyandıran, gri mekanlar... Binalar gerçekten görülmeye değer... Şemsiyelerinizi kaldırıp ne kadarını görebilirseniz tabi:))) Brüksel'e yolunuz düşerse el yapımı çikolatalarını, deniz ürünlerine meraklıysanız önüne 1 tencere dolusu gelen midyelerini tatmadan dönmeyin. Leonidas en ünlü çikolatacısı... Leon de Bruxelles de en ünlü deniz ürünleri restoranı... Sadece Brüksel'de diil Avrupa'nın birçok kentinde de varmış ayrıca...


Amsterdam'ın kanalları , süper hızlı bisiklet sürücüleri, peynirleri ve kalbimi çalan birası...

Amterdam...
Heineken biralarının memleketi... Kanallar şehri.. Ama öyle Venedik gibi bi solukta bitmiyor kanal sefası... Upuzuuuun. Kanal kenarındaki evler o kadar güzel ki ve bir o kadar da eski... Fazlasıyla yan yatmış olanları var yılların birikimi sonucu... Evler daracık. İçleri de öyle ama arkaya doğru genişliyor. Hatta o kadar dar ki, tipik bir Amsterdam evine taşınmaya karar verdiyseniz, dar yapısına nispet oldukça geniş pencerelerinden eşyalarınızı, evin catısına monte edilmiş ve size ait vinçler vasıtasıyla taşıyorsunuz... Yani eve dğru çekiyorsunuz...

Dediğim gibi kanal o kadar uzun ki Amsterdam’da, eski evlere yerleşemeyip yine de ne yapıp edip Kanalda çok daha hesaplı yaşamak istiyorum diyorsanız yüzen evler tam size göre!


Bazıları gerçekten çöp ev gibi. Çoğu evlerinin etrafını çiçek saksılarıyla süslemiş. Ama bazıları da iç ve dış dekorasyonuyla (dışarıdan görebildiğimiz kadarıyla) o kadar şirin ki...    
Amsterdam’da şunlara dikkat edin!
Her an hızla gelen bir bisikletliyle burun buruna karşılaşabilirsiniz. Sağınıza solunuza iyi bakın.

Red Light District’e gidip de sakın fotoğraf makinalarınıza saldırmayın. Dışarıdakiler mutlaka saldırırlar... Resim çekmek yasak. Görüp beyninize kazıyın o kadar.
Buram buram her sokak başından duyulan ot kokuları midenizi fena halde bulandırabilir. Şaşırmayın...
Çiçek pazarına gidip de lale soğanlarını görünce “Aaa bunlar bizim memleketin çiçekleri aslında” deseniz bile kimse sizi iplemez. Ama gerçekten de öyle ve o kadar çoklar ki... Şahsen ben Türkiye’de henüz soğanlarını satılırken görebilmiş değilim...

Peynir satan herhangi bir dükkana girin ve tadabildiğiniz kadar peynir tadın. Sonra da beğendiğinizi alın. Ama dükkada çalışanların peynirleri nasıl soyduklarına dikkat edin ki Türkiye’ye döndüğünüzde ziyan etmeden soyabilesiniz o peyniri=)
Maoz’da Falafel yemeden dönmeyin. Tamamen vejeteryan...

  

Vejeteryan olduğumdan değil ama gerçekten çok lezzetli... Kepekli gibi bir ekmeğin içine bizim mücverin biraz değişiği gibi top top köfteler şeklinde birşey koyup elinize veriyolar. Açık büfeden istediğiniz kadar salata ve türevlerini içine doldurup afiyetle yiyorsunuz...
Van Gogh Müzesi’ne uğramadan dönmeyin derim. Sanata meraklıysanız eğer... Ya da Van Gogh’un orijinal resimlerini dünya gözüyle bir görelim derseniz o da olur...


Heineken experience.. Mutlaka deneyimleyin... Adım attığınızda bir arpasınız, dışarı çıktığınızda bira oluyorsunuz ve oldukça fazla bira tadıyorsunuz. Markayı o kadar çok seviyorsunuz ki oradan çıktığınızda, Türkiye’de başka marka bira almam diyorsunuz. Hahahahahahaha.......






11 Kasım 2010 Perşembe

Siyah, siyah, siyah...

Sabah saat 07:40...Siyahlarımı giydim... Canım da fotoğraflamak istedi=)





Etek: Machka

3 Kasım 2010 Çarşamba

I love you Cappadocia...

1 Kasım 2010...2. evlilik yıldönümümüz...
ve İrfan'dan kelimelerle anlatamayacağım bir sürpriz...

Sadece ufacık bir çanta ile dünyalar kadar huzur, eğlence ve keyfi yaşadığımız Kapadokya'nın muhteşem manzarası ile insanı dinlendiren ve heyecanlandıran doğası arasındaki otelimiz Argos in Cappadocia...





ve odalar...



Ne kadar da mutluyum...

***




***


7 Ekim 2010 Perşembe

iştahımı açıosunuz...keşke burda olsanız...

Dün İrfan'in doğum gününü kutladık...
Kalpli çok şirin bi pasta yaptırdım ona...

 
Ama aklımda ve içimde kalan bişey varki o da Jupcake....
Eğer hala İstanbul'da yaşıyo olsaydım (biliyorum onlar İstanbul dışına göndermiyolar..zaten gönderemezler de ..o güzelim kekler yolda ne hale gelir bilemiyorum...)
En beğendiklerimden sadece birkaçı...
Çok iştah açıcı ve bi o kadar da tasarım harikası diiller mi sizce...



3 Eylül 2010 Cuma

Şimdiki an'ı kabul ve tasdik ederek bu sağlığı ve yaşamı kemiren deliliği durdurabilirsiniz


"Şimdi'nin Gücü" kitabını okuyorum... Yazarı Eckhart TOLLE...


Daha önce bahsettiğim "Tibet'in Gençlik Pınarı"ndan sonra eksik parçaları tamamlıyor bu kitap da...

Yani eksik parçalar dediysem kendinizle ilgili tereddütleriniz varsa, gerçekten stres yönetiminde başarılı olamıyorsunuz ve buna da kafa takıyorsanız bu kitaplar tam size göre... "Tibet'in Gençlik Pınarı" stresten arınmayı daha çok fiziksel olarak destekliyor. Yani, temel yoga hareketleriyle vücudun önemli noktalarında enerjiyi toplayarak sizin daha enerji dolu, sağlıklı ve bedende yakaladığınız sağlığa paralel olarak zihninizde de ulaşabileceğiniz pozitif yaşamın ipuçlarını veriyor. Kitabı bitireli çok oldu. Temel yoga hareketlerinden kastım kitapta "5 Ayin" olarak adı sıkça tekrarlanan 5 temel hareket var. Günden güne sayısını artırarak 21 tekrara ulaştığınızda ki bu yaklaşık olarak 2 ayı falan alıyor, her sabah düzenli olarak kahvaltıdan önce yaptığınız bu hareketler sizin gün içindeki enerjinizi oldukça yüksek tutuyor.

Aslında bir bakıma spor gibi. Hareketler kolay gibi gözükse de oldukça zorlayıcı... Güç ve denge isteyen hareketler. Yoganın mantığı yani...

Hal böyle olunca, her sabah düzenli olarak yaptığınızda ve aralarda kendinize tembelleşecek kadar dinlenme zamanı da ayırmazsanız=) oldukça efor harcayacağınızı söyleyebilirim. Sabahları spor yapmak zaten çok iyi gelmez mi insana... Spor yapmayanlar, yapmaya üşenenler şimdi diyecektir "sabahın erken saatlerinde uykudan uyanmak, uykusuz şekilde güne başlamak mı enerjisini artırır insanın"... Bunun da bir sistemi var, yani olmalı. Sabahları spor yapmak (doktorlar da en etkili zamandan biri olduğunu söylerler sabah vaktinin spor için) gerçekten insanların gün içindeki enerjilerini maksimumda tutuyor, sadece fiziksel değil, inanın bu sizin psikolojinize de yansıyor. Çok basit değil mi zaten: sabahları daha kahvaltınızı bile yapmamışsınız, sporunuzu yapıyorsunuz ve kalorileri kovuyorsunuz. Nasıl insan iyi olmaz ki =)

"Tibet'in Gençlik Pınarı"ndan çok bahsettim değil mi? Asıl konuşmak istediğim Eckhart TOLLE'ün "Şimdi'nin Gücü" kitabıydı...

Kitabın kapağında "Gerçeği arayanların mutlaka okuması gereken bir kitap" yazıyor. O gerçek, "şimdi"dir. İşte size kitabın kısacık bir özeti =) Bu kadar kısa tutmayacağım tabiki. Anlatmak istediğim birkaç önemli nokta var... Mutlaka okunması gereken bir kitap demek istemiyorum, kararı tabiki size bırakıyorum. Kendinizi yakın hissederseniz okursunuz, ki o zaman etkisini farkedersiniz zaten...

Genelde biz insanlar neler düşünürüz? Aklımızı kurcalayan neler vardır mesela?

Geçmişte yaşadığımız üzüntüler, korkular, sevinçler veya gelecek planları veya daha da yakın planlar; 1-2 saat içinde şunu yapacağım, e-maillerimi kontrol edeceğim, x kişiyle buluşacağım v.b...

Peki ya "şimdi"? Hiç durup "şimdi"yi dinlemeye çalışıyor muyuz? Evet, evet şimdi! Şu an ben mutlu muyum?, şu an beni mutsuz eden birşey var mı? Tam şu anda herhangi bir olumsuzlukla karşı karşıya mıyım?... Bu soruların cevabı çoğunlukla "hayır" ve soruları devamlı kendimize sorduğumuzda ise her zaman "hayır" olmayacak mı!
Peki plan yapmayacak mıyız, ya da geçmişte yaşadığımız bir üzüntü veya çok sevdiğimiz birini kaybettiğimizde duyduğumuz büyükacı... Bunları hiç olmamış gibi yaşamak mümkün mü? Ona da "hayır". TOLLE, bize onları unutarak hayatımızdan çıkarmak yerine, geçmişte olduklarını kabul edip geçmişte bırakmamızın en doğrusu olduğunu söylüyor. Geçmişte stres yaratan bir olayı "şimdi"ye giderek , "şimdi"de mevcut olarak o stresin kaynağının şuan sizi rahatsız etmediğini söyleyin kendinize defalarca... Gelecekle ilgili kaygı mı duymaya başladınız. Lütfen "şimdi"ye dönün. İçine aldığınız nefesi hissedin. Etrafınızdaki herşeyin sesini gerçekten duyun. Bunu yapmaya zorlayın kendinizi çünkü şuan ne geçmiş ne de gelecek var. Şuan "şimdi" değil mi ve biz şuanda yaşamıyor muyuz?

Bakın kitaptan sizin için yakaladığım çok güzel iki cümle;

-Beklemek bir zihinsel haldir. -bir sonraki tatili, para kazanmayı, önemli olmayı beklemekten bahsediyor- Temelde bu sizin geleceği istediğiniz, "şimdi"yi istemediğiniz anlamına gelir. Siz elde ettiğiniz şeyi istememekte, elde etmediğiniz şeyi istemektesinizdir.

-Öyleyse bir zihin hali olarak beklemeyi bırakın. Beklemeye kaydığınızı fark ettiğinizde... kendinizi o halden hemen kurtarın. Şimdiki an'a girin.

-Şimdiki an'ı kabul ve tasdik ederek bu sağlığı ve yaşamı kemiren deliliği durdurabilirsiniz.
-...

Birşey daha; "Tanrılar Okulu" kitabını duymuşsunuzdur Stefano Elio D'Anna'nın. Daha okumadım ama bakın neler varmış o kitapta da....



ZAMANDAN BAĞIMSIZ LİDERLİK
(Tanrılar Okulu'ndan)
"Gerçek bir lider de herkes gibi plan ve program yapar, ancak plan ve programlara inanmaz. Onun planlaması, gözle görülmeyen bir tiyatro senaryosundaki eylem ve rollere duyulan saygıyı göstermek içindir. Her an, bir yaratım edimidir… her an yenidir" - diyerek sözlerini tamamladı Dreamer - "Bundan önceki an ya da bundan sonraki an diye bir şey asla olmamıştır ve olmayacaktır!… Gördüğün ve göremediğin her şey, içinde bulunduğun şu anda yaratılmaktadır… Her şey şimdi, bu ezeli ve ebedi an içerisinde, benliğinin sınırsız kudretinde ve uçsuz bucaksız boşluğunda cereyan etmektedir". Dreamer bu sözleri söylerken, başparmağını ve işaret parmağını görünmez bir ipliği gökten yere doğru çekiyormuşçasına birleştirerek havada dikey bir çizgi çizdi. "An 'Düş'ün' yaşam alanıdır… Sıradan insanın planı, zaman ve mekan içerisinde belirli bir noktada gerçekleşir… ve er ya da geç başarısız olur". "Peki 'düşlemek' de bir tür plan değil midir?" diye sordum tatlı bir teslimiyet içerisinde. Vizyonu ile giderek daha fazla büyülenmekteydim. “‘Düş’ zamanın yokluğunda... ezelde ve sonsuzda... dikey zamanda gerçekleşen bir plandır… Ben bu anım… Bu an, benim zaman içerisinde karşılaşacağım ve toplayacağım her şeyi... benliğimin kırıntılarını ve parçalarını içermektedir… İşte bu yüzden bir 'dreamer' plan yapmaz ve endişe etmez. 'Düşün' tüm özgürlüğü ve güzelliği ile açığa çıkarak kendini ifade etmesine izin verir… Sonuçların kendi hatasızlığının ve bütünlüğünün doğal birer meyvesi olarak ortaya çıkacağını bilir. Senin içinde derinlerde bir yerde, sınırsız olasılıklardan oluşan birleşik bir alan bulunmaktadır. Senin düşünün cereyan ettiği yer işte burasıdır. Hayatında zenginlik ve başarı yaratmak için gerekli olan kişiler ve şeyler burada ortaya çıkar. Hayattaki amacının sana aşikar olduğu yer burasıdır". Bir şeyleri matematikle anlatan bir kişi edasıyla sözlerine şöyle devam etti: "Şirketlerde ve tüm organizasyon şemalarında, sorumluluk düzeyi ne kadar düşükse planlama ihtiyacı da o kadar fazladır. Sorumluluk küçük roller oynayan kişilere doğru ne kadar inerse, her ayrıntıyı planlayarak spesifik amaçlar belirleme ve uygulama ihtiyacı o kadar fazla olur. Böyle ortamlarda, karar alma sürecine ait tüm ritüellere titizlikle riayet edilse de bu tür insanlarla hiçbir şey gerçekleştirilemez".

2 Eylül 2010 Perşembe

Sizin de sevgiliniz benimki gibi bir futbol hastasıysa....

Eşiniz bir futbol hastası olursa ne mi olur? Siz de hasta olursunuz ama futbola değil!!!

Şaka şaka!! Daha o kıvama gelmedik ama bekarken hayatınızda sadece tuttuğunuz takımın başarısı kadar yer alan futbol (benim için öyleydi en azından), evlendikten sonra hayatınızın büyük bir bölümünü kaplamaya başlar. Yok yok aslında futbolla yatıp futbolla kalkma gibi dönemlerle dolu bir hayat başlar=)

Haftalık planlarınızda futbol maçlarını mutlaka göz önünde bulundurmalısınız mesela... Hatta ligin sonlarına doğru olan tarihler için minik tatil planları yapmak isterseniz hiç girişmeyin bile!

 
 

Resimlerde gördüğünüz sevgili eşim, evde süreklilik kazanan turuncu şortuyla ve seyrettiği takımın maçına ve maçın da ruhuna göre değişiklik gösteren formalarıyla nasıl gözüküyor dersiniz=) Aslında onu çeşit çeşit formalarıyla fotoğraflamak çok hoşuma gitti. Hmmm keyifli bir moda çekimi oldu diyebilirim... Futbolun benim için keyifli yanlarından biri=) Hahahahhahaha. Her zaman böyle olmuyor tabi...


          


Mesela eşiniz, gol anında koltuktan fırlayıp TV'nin içine balıklama atlayacakmış gibi bir sıçrama hamlesi yaptığında! (acaba topun filelerle buluşmasının, tv'nin karşısında "goooooooooool" diye bağırmayla doğru orantılı olduğunu mu düşünüyorlar dersiniz)

Mesela eşiniz, şaşkın bakışlarınız arasında kaçırılan pozisyonlarda koltuğun normalde kollarımızı sakince dayadığımız yerlerine patlatma frekansıyla eş değer bir vuruş gerçekleştirdiğinde!

Mesela siz bunlara bir türlü anlam veremediğinizde! (tamam kabul ediyorum, bayanlar bunu asla anlamayacaklar)

Mesela kendini yerlere vurma ve benzeri "taşkınlıklar"la yüzyüze geldiğinizde futbol sizin için ne ifade ediyor???



"-Sevgilim, bir sonraki maç ne zaman?


-Yarın canım

-Eee daha yeni maç yapmadı mı Beşiktaş? İki günde bir maç mı olur??!!??

-Beşiktaş'ın yok zaten hayatım. Eskişehirspor-Bucaspor maçı var...

-Eee o da mı önemli!!???!!

-Bütün maçlar önemli hayatım. Bu sene lig çok heyecanlı!

-Ee hani dışarı çıkacaktık??

-Bugün çıkalım?

-Ben kendimi yarına ayarladım amaaaaa. Peki yarından sonra??

-Hayatım Fenerin maçı var!!!

-Çıkmayalım o zaman...

-Yooo çıkalım ama 9'da evde olalım. Yorumları da izlemek istiyorum!!!

-Hmm anlaşıldı. Bizim de futbol sezonumuz başlamış da ben farkında diilmişim!!!!!!!!

-Tamam maç izleyelim işte beraber. hmmmmmmmmm ne güzel... hamburger mi yesek maç izlerken???"


Eğer televizyonun karşısına oturup izleyecek hiç birşey bulamazsak ve canımız film de seyretmek istemiyorsa, "şahane!" bir yabancı lig maçı açılır ki gözümüz maç görsün, keyifli futbol görsün diye!!! ve o maç fonda devam eder................

Sonunda gördüğünüz gibi formayı ben de üzerime geçirip maç izlemeye başlıyorum. Tablonun çok değişeceğini hiç sanmam... eğer sizin de sevgiliniz benimki gibiyse!!!